(this post was reblogged from placebokatz)
iyi öğrenci yoktur, iyi öğretmen vardır.
Sokrates…
Bütün eğitim zayiatlarına geçmiş olsun dileklerimle
bütün iyi öğretmenlere sevgiler…

Dinle küçük adam

Wilhelm Reich:

“dinle küçük adam; hakikati güvenliğe yeğ tutan bir yaşam biçimi içinde elde edilen büyük başarı ve bulgunun yazgısı şudur: senin tarafından büyük bir açgözlülükle yalanıp yutulmak ve sonra gene senin tarafından diski olarak atılmak… Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin, onu boğdun, başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen orada onu öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam… Yönetimi elinde tutan kişilerin, ”küçük adamı” yönetmelerine izin veriyorsun. Ama sen hiç sesini çıkarmıyorsun. Yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun, her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında iş işten geçmiş oluyor…
Büyük, yürekli ve yalnız olan birçok adam, ne yapman gerektiğini çoktan söyledi sana. Onların öğretilerini çarpıttın, kırıp döktün ve ortadan kaldırdın. Her seferinde onları ters tarafından yakaladın; büyük hakikati değil de küçücük yanlışı yaşamının yol göstericisi olarak gördün; Hıristiyanlıkta, toplumbilim öğretisinde, halkın egemenliği konusunda, yani kısacası, elini değdirdiğin her konuda büyük doğruyu değil, küçük yanlışı seçtin. Bunu neden yaptığını soruyorsun,ha? Bu sorunun ciddi olduğunu sanmıyorum. Sorunu yanıtlarsam, hakikati işittiğinde önüne geleni öldürecek denli öfkeleneceksin:
evini derme-çatma kurdun ve bütün bunları böyle yaptın, çünkü “içinde yaşamı duyma” yetisinden yoksunsun; çünkü çocuklarındaki sevgiyi daha doğmadan öldürüyorsun; hiçbir canlı ifadeye, hiçbir özgür, doğal davranışa karşı hoşgörülü davranamazsın, doğallığa dayanamazsın çünkü. Dayanamadığın için de, korkuyor ve şunu soruyorsun: “Bay jones ne der?”, “yargıç smith ne der acaba?”

Diktatörler, despotlar, kurnazlar, zehirliler ve sırtlanlara bir yaşlı bilgenin kelimeleriyle sesleniyorum:

“kutsal sözler ektim yeryüzüne
kötülükler silinecek yakında
palmiyeler solduğunda
kayalar parçalandığında
anlı şanlı krallar
gazel misali
havaya savrulacak
tufandan çıkan bir gemi
benim sözlerimi taşıyacak
ve tohumlar yeşerecek dünyada”

ve son olarak küçük adam:

”…bendeki kendini, ve kendindeki beni keşfedebilir, sonra da korkup benim içimdeki kendini öldürebilirdin. Bu nedenle senin, herhangi biri ya da herkesin kölesi olma özgürlüğün uğruna ölme gönüllülüğünden vazgeçtim””

wilhelm reich

(this post was reblogged from yelthenymph)
ALEX yetenekli, anladık. Ama her gün idman yapan birinin 90 dakikayı depar atmadan tamamlaması ayıptır.. Ne ikili mücadeleye girdi, ne topa ayağını soktu.. Türk futbolu açısından üzgünüm, çünkü bu adamı başımızın tacı yapıyoruz..

Sergen Yalçın / 22.11-2009 Vatan Gazetesi‘ndeki BJK-FB derbisi sonrası yazıda böyle buyurmuş.. Bu alıntıyı “Türk futbol medyası” denen şeyin maalesef sığlıktan ve demogojiden başka bir şey üretemediğinin acıklı bir göstergesi olduğu için paylaştım.

Açıkcası Türk futbolu adına ben de çok üzgünüm. Spor ahlakından nasibini almamış, kendi takımının maçını bile satmış, kumar delisi bir adamı, sırf yetenekli diye yıllardır başımızın tacı ettiğimiz, gazetelerde televizyonlarda köşe sahibi yaptığımız için. Şimdi sergen’in “topçuluk” dönemindeki istatistikleriyle, Alex’in istatistiklerini yanyana koyarak hangisinin daha verimli olduğu konusunda kendisini rencide etmek istemiyorum.

21 Kasım 2009 cumartesi günü inönü stadyumu’nda oynanan ve 3-0 BJK’nin galibiyetiyle biten karşılaşma için Fenerbahçe taraftarının yaptığı inönü çıkartmasının hikayesidir.

Kurgu Genç Fenerbahçeliler üyesi Dr. Alp Burak Cücenoğlu yapımı…

Eddie White & Ari Gibson’ın yönettiği filmde, dış ses Nick Cave abimize ait..

Dikkat inek çıkabilir!

bir ben var benden içeru vol.2

bir ben var benden içeru….

Setubal Yalnızı / Jan Ender Can

Adım
Setubal Yalnızı
insanları
onlara gönderilen kutsal kitapları
ve kendi elleriyle yaptıkları yasaları
reddedebilecek kadar yakından tanıdım

belki senin yaşadığın şehirde yaşasaydım
bir memur olurdum
herhangi bir gün evlenir
bambaşka bir gün ölürdüm
belki bende kadın için para
para için de kumar biriktirerek
kendimi delirmekten korurdum

o evlerde
çoğunun hali vakti ve şerefsizliği yerindedir
ama artık hiçbirinin bir diğerine
mektup yazacak bir kalbi bile yok

erkek olmaktan
daha fazlasını olamayan erkeklerin
dokunmasını beceremedikleri kadınlarından
yükselen yanık kokusunun kapladığı
senin şu lanet şehrinde
benim ne işim var?

gören görür
ben gözlerimle uzayda bir yerlere
kahkaha çiçekleri ekerim
bir simsarın kanının yere döküldüğü an
benim kahkahamın başladığı andır
senin merhametin
annesi olmayan bir annenin
çocuğuna olan yakınlığı taşıdığı için
bende haçsız ve hilalsiz geçerim
içine doğru açılan aşkların önünden

aşka inandım sana güvendim
bir gece yarısı Cebelitarığ’ı geçtim
ve kayboldum
en çetin kıştan daha çetin üşüyorum

Gurbettin sahibine zalim geldiği zamanlarda
hangi yüklem hangi sıfata iyi gelir bilemem
ama gitmeden önce bildiğim
Kartal’da, bir kum iskelesinde
bir kızı öptüm
ard arda üç gün onu bekledim,
gelmedi
aralıksız otuz üç gün kendimi vurdum
aklım başıma geldiğinde
sustuklarıma dokunamamaktan
ellerim kanıyordu

sana karşı yaşlı bir adama
bir akşamüstü
sonsuza dek oturmaya gelmiş
bir kalp krizi kadar samimiydim

sana bunları
kanı bozuk olan her şeyin izini süren
kanı bozuk adamların gözleri önünde
seni asla öldürmemek için yazmadım

-ömrüm, orospu çocuklarının boynuna tasma takarak
şehir şehir, patron patron ve pazar pazar dolaştırdığı
bir şansızlıktı
bir mazot kokusuydu
bir çaresizlikti-

dedim

-fakirlerin gecesi çirkin olur
kimseye minnettar değilim-

demedim

-çünkü dokunmak yıllar önce bozuldu
-peki kadınlar ne zaman çekildiler aşklardan
-makineler gelince
-peki erkekler o makinelerle nereye gittiler
-dünyayı çarmıha gerebilmek için
birbirlerinin gözlerini oya oya
cehennem toplamaya

yüzyıl sonra
çocukların gördüğümüz
dünyayı görebilmesi için
bütün şirketleri yakın!

bu şirketler şeytanın!

yoksa
gelipte geçmeyen
yazılıpta okunamayan bir sır kalır
camdan kalbinin kanlı buğusunda
aşk her şeyden eskidir
ve taş yüreğin
şimdiki zamana dönüşebilir
eski bir şarkıyı kullanarak

oturup,
ölüp gitmişlerin sesini toplarsın
sararıp kalmış fotoğraflardan
birayı votkayla
hayal kırıklıklarını umut cümleleriyle karıştırıp
içersin,
kar etmez
kaybeden hiç kar edemez ya
pezevenkler pezevengi İstanbul
söylediklerimi anla

yahudilerin bilmediği
japonların elektronik devrelere dökmediği
suyun yeryüzünde hiç uyumadığı
şifayı kıran, gurbeti bölen
ve bir kez yaşayanın
bin kez ölebildiği bir acıydı bu
olup bitenlerle ilgili uzun bir mektup yazabilirdim
ama en kısa olanı da yazmayacağım
ölümsüz olan asla kaydedilemeyendir

beni saklama
hatıraları yırta yırta yaşamaya alış
yola çıktığım da gösteren
ama asla göremeyen
bir ayna olmaktan başka çarem yoktu
hatırlamam gereken kadın
unutmam gereken sevdanın içindeydi
ve sonradan öğrendim ki
çıplak ayakları bir daha dönmeyeceğimi
anladığı ana kadar ağlamış

Setubal’a yağmur yağmıştı
dinamit yüklü bir fil gibi
şarhoş duruyordum
İsa’nın bir evinin önünde
kapısı kapalıydı
bende çalmadım

Setubal’a
anıra anıra ağlayan yağmurlar yağmıştı
bilinmeyen, bilinenden intikam almaya gelmişti
ve hiç Türkçe bilmiyordu
bense nereden bulduysam
sıcak buzla bileklerimi kestim

İstanbul-Setubal-Cabo Verde
2008 – 2009

Jan Ender CAN

metrobüs zammının, bir anda piyasadan kaybolan philea marka otobüsler ile bir alakası var mı acaba?

Bugün 10 Kasım… “Ülkemizin birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğu bugünlerde” diye başlayan sıkıcı şeyler söylemek değil niyetim. Öncelikle bu harika insanı saygıyla anmak istedim…

Hala, bir ulusun her sosyal sınıftan büyük bir kesiminin, zorla yaptırılmadığı halde yılda bir kez trafiği, hayatı bir dakikalığına durdurma isteklerinin fantastik güzelliğine bayılıyorum. Bu, yılda bir kez yapılan toplu merasim bile onun bu ulusca nasıl samimiyetle sevildiğinin harika bir göstergesi. (Bu konuda met-üstün nefis “10 kasım” yazısını bir şekilde herkes okuyabilse keşke)

Bu vesileyle bir sıkıntımı dile getirmek istiyorum:

facebook’taki Atatürkçülük adı altında aslında ırkçılık yapan gruplara kesinlikle katılmıyorum. Ortalığa pompalanan ırkçılık gazı artık beni iyice korkutuyor. Bu grupların pompaladığı ırkçılık gazına alet olmak istemiyorum.

Galiba herkesin anladığı Atatürk birbirinden epey farklı. Oysa ben, yıllardır Atatürkçü düşüncenin ön şartları olarak evrensel düşünebilmeyi, kabileci bir milliyetçilik yerine insan sevgisini, eşitlikçiliği, bağımsız olmayı ve özgür düşünceyi saydım. Atatürkçülükten bu konuları öğrenmeye çalıştım. Ya ben konuyu tamamen yanlış anlamış durumdayım ya da ortada dönen çirkin ırkçılık propagandasına hepimiz alet oluyoruz. Bu yüzden ne kadar iyi niyetle yolladığınızı bilsem de bu gruplara davetiye göndermemenizi rica ediyorum.

Atatürkçülüğün dünyada daha çok tanınmasına değil ama bu şekilde pop listelerinde yarıştırılarak ve yanlış bir bilinç pompalayarak değersizleştirilmesine karşıyım.

Anlayışınızı rica ederim…

Efsaneler buluşursa…

Bu gün 5 Kasım ve V for Vandetta filminden günün anlam ve önemini anlatan o unutulmaz tiradı bir kez daha izleyelim. Aşağıda filmin altyazı metinlerinden çıkardığım çevirisi yer alıyor:

İyi akşamlar, Londra

Öncelikle özürlerimi kabul edin. Ben de, çoğunuz gibi, alışılmış günlük konfora aşina tedbirlere ve yinelemenin getirdiği huzura saygılıyımdır. Her insan kadar hoşlanırım ama yâd etmenin ruh halinde geçmişin önemli vukuatlarını -genelde birisinin ölümüyle veya korkunç, kanlı bir olayla alakalıdır- hoş bir tatille kutlarız. Bu Kasım’ın 5’ini, ne yazık ki artık anılmayan bu günü günlük yaşamlarımıza biraz ara vererek, oturup konuşarak önemseyebilirdik.

Vardır elbette bizi susturmak isteyenler. Hatta şimdi, emirler telefonda bağırılmıştır ve eli silahlı adamlar yola çıkmak üzeredir. Niçin? Çünkü sözler yerine kaba kuvvet, kullanılabilse de; kelimeler kudretini hep koruyacaktır. Kelimeler anlama ulaşmanın yollarını ve dinleyenlere hâkikatin telaffuzunu gösterir.

Gerçek şu ki; bu ülkede feci yanlışlar var. Değil mi? Siz tasarladınız, efendim. Mükemmel olmasını istemiştiniz. Bahsettiğiniz Londra’daki her televizyon! Zulüm ve adaletsizlik, müsamahasızlık ve baskı. Bir zamanlar itiraz etme hakkınız vardı, düşünmek ve inandığınız şekilde ifade etmek… Şimdiyse düzene uymaya, boyun eğmeye mecbur eden bir sansür ve gözetim altındasınız. Bu nasıl oldu? Kimi suçlayacağız? Muhakkak, diğerlerinden daha mesul tutulacaklar var. Ve onlar mesul olacaklar. Yine de, gerçekler söylenecek. Eğer suçluyu arıyorsanız aynaya bakmanız yeterli olacak. Niçin yaptığınızı biliyorum. Korkuyordunuz, biliyorum. Neden korkmayasınız ki? Savaş, terör, hastalıklar. Sizi sağduyundan yoksun bırakmak, akıl yürütemeyecek duruma sokmak için birleşmiş bir ton problem vardı. Korku, sizi bozguna uğrattı. Ve panik halinde, Başbakan Adam Sutler’e dayandınız. Düzenin sözünü verdi, barışın sözünü verdi ve karşılığında talep ettiği tek şey; sizin sessiz ve itaatkâr rızanızdı.

Dün gece bu sessizliği bitirmek istedim. Dün gece, Old Bailey’i yıktım bu ülkeye neyin unutulduğunu anımsatmak için. 400 yıldan fazla bir süre önce, bir vatansever, Kasımın 5’ini ebediyen hafızamıza kazımayı diledi. Hayali, eşitlik, adalet ve özgürlüğün kelimelerden öte olduğunu dünyaya anımsatmaktı. Kelimeler görece kavramlardır. Eğer bir şey görmüyorsanız, eğer bu hükümetin cinayetleri sizin için meçhullüğünü koruyorsa, öyleyse size, Kasımın 5’ini es geçmenizi öneriyorum. Ama siz de, benim gördüklerimi görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız ve yine benim aradığımı arıyorsanız öyleyse, seneye bu gece sizi Parlamento kapılarının dışında, arkamda olmaya davet ediyorum. Hep birlikte, onlara asla ve asla unutulmayacak bir 5 Kasım yaşatalım.